30 Ekim 2011 Pazar

köygöçüren/ bildiri


 
KÖYGÖÇÜREN
2007–2008 yıllarında, Datça’dan aldığım bir çeşit küçük domatesin tadını beğenmiş ve çekirdeklerini çıkarmıştım. Daha sonra bu çekirdekleri dikip yetiştirdim. Yiyeceğim bir meyveyi ilk defa yetiştirmek mucize gibi geldi. Aslında toprakla uğraşan insanların yüzyıllardır yaptığı ve ezbere bildiği bu bilgiye yeni ulaşıyor olmama da şaşırdım. Demek ki şehirli olmak, yediğimize yabancılaşmak böyle bir şeydi. Oysaki köy görmüş çocukluğumdan dolayı, kendi kendime övünürdüm.
2010 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dikim için uygun bir alan oluşturdum. Hiçbir ilaç ya da kimyasal kullanmadan, doğal yöntemlerle, evladiyelik tohumlardan pembe domates yetiştirmeye başladım. İlk denememde en fazla 15m²’lik bir bahçeden, 10 kg kadar domates ürettim. Bu süreçte, doğayla bütünleşmiş, ekolojik sisteme duyarlılığı işaret eden, benim yaptığım bu çabaları da barındırabilecek bir heykel projesinin nasıl mümkün olacağı üzerine düşünmeye başladım. Aynı zamanda çevreye, organik üretime duyarlı sosyal çevrelerle de bağlantı kurdum. Gördüm ki, Türkiye çapında, farklı kişiler ve grupları kendi çabalarıyla yüzlerce kişi tohum takası yapıyor ya da birbirine tohum hediye ediyordu. Hatta elde ettiğim ilk ürün de bu kişisel çabaların bir parçasıydı. Acaba böyle bir dolaşım, organik üretime dikkat çeken bir heykel projesinin parçası olamaz mıydı?  İşte bu sergi böyle bir soruyla başlayıp, tohum takası, öğrencilerle tohum topları hazırlayıp şehirdeki boş alanlara atma etkinlikleriyle, genetik ürünlerin yıkıcılığına işaret eden heykel ve performans çalışmalarıyla devam eden bir projenin parçasıdır.
Köygöçüren (Amanita Phalloides) mantar dünyasında ölümcül bir mantardır. Fakir Baykurt’un aynı adlı romanında ise köylülerin tarlalarını istila eden, susuzluktan “beli kırılmış” köylüleri şehre göçe zorlayan dikensi bir ayrıkotudur (Cirsium Arvense).  Bu sergide ise endüstriyel tarımın, genetiği değiştirilmiş organizmaların, gıdalarda kullanılan kimyasalların,  kitleleri bir yandan beslerken ya da beslermiş gibi görünürken, bir yandan da aynı insanlara ve doğaya zarar verişini simgeler ‘Köygöçüren’. Doğaya yönelik tahribatın günümüz Türkiye’sini ilgilendiren en önemli parçalarından biri de Hidroelektrik Santralleri (HES) uygulamalarıdır. “Terminatör” yani “yok edici” teknoloji de denilen GDO’lu ürünler tarımsal alanlara, toprağa tıpkı bir ur gibi yayılır. HES’ler de suya yayılır, dereleri hapseder, önce o bölgelerde yaşayan insanların sonra hepimizin su hakkını elinden alır, metalaştırır.  Toprak ve su gün gelip tamamıyla işgal edildiğinde, Fakir Baykurt’un romanındaki köylüler gibi gidebileceğimiz başka bir şehir, başka bir toprak yok.
HES’ler ve su ile ilgili bir performans düşüncesi aylar önce benimle birlikte dolaşmaya başlamıştı. Bir taraftan asırlarca özgür akmış doğa harikası dereleri ve onlara set çekilmesini, bunu istemeyen yerel halkı ve suyu sadece “su” olarak anlamını düşünmekteydim. Diğer taraftan, çocukken okuduğum kâbus gibi bir kitap belleğimin derinliklerinden yüzeye çıktı. Bu kitaptan, “cehennemden” uzun bir kaşık imgesi peşimi bırakmaz oldu. Hani cehennemde, içinde yemek pişen bir kazanın etrafında uzun kaşıklarla mutsuz, aç ve perişan halde bekleşen insanlar vardır ya... Hiç kimse kazandaki yemekle ellerinde bu uzun kaşıklar olmasına rağmen kendisini besleyemez, yemek yiyemez, birbirlerine yedirmek ya da yardım etmek de akıllarına gelmez.

 
Teşekkürler: Ergül Ergün Kirazcı, Ünsal İçöz, Yüce Saygın, Ali Can Metin ve olanaklarını seferber eden Çağdaş Heykeltraşlar Derneğin'den Selvi İlhan, Meryem Alçin İçöz, Ünal İçöz.